TED Üniversitesi’nde, İngiliz edebiyatı alanında bir akademisyen olarak görev yapan Cemre Mimoza Bartu, mart ayında bana bir mesaj atarak şöyle demişti: “Podcastlerinizi dinlediğim ve Her Umut Ortak Arar sayfanıza baktığımda, aklımda ilk beliren ev, yıkılacağını düşündüğüm ama asla yıkılmamasını istediğim bir yapı; Ankaralı mimar Kadri Erkman’ın evi”.
Cemre Hanım, o kadar büyük bir aşkla ve o kadar çok ek bilgiyle bana evi anlatmıştı ki “Ne olur bu evi siz yazın” dedim.
Yazdı da; “Sen Öldüğünde evin kime ait olur?” başlığıyla.
Bartu’nun, Öykü Günay ve Melis Sözen’in Kadri Erkman ile ilgili tezlerinden, Ankara tarihi araştırmacısı Emrah Türüdü ile söyleşilerden de yararlanarak yazdığı metni ancak paylaşıyorum. Buyrunuz; konuk yazarım Cemre Mimoza Bartu anlatıyor:
İSKANDİNAV ÇATILI, PEMBE BOYALI O EV
“2021’de Çankaya’nın Gaziosmanpaşa semtine taşındığımızdan beri, her dışarı çıktığımda Gölgeli ile Hülya Sokak köşesindeki 43 numaralı pembe boyalı, İskandinav çatılı, yatay pencereli evi hayranlıkla izledim.
Daha önceden yaşadığım hiçbir yerde böylesi zarif bir güzellikle ortak yaşam alanı paylaşmadığım için ilgimi hızla ona çekilirken buldum. Gideceğim yerlere sırf onun önünden geçmek için yolu uzatarak gittim, evimize yeni gelen insanlara da tanıştırdım pembe evi. Hayranlık duygum merakıma yenik düşmüş, uzaktan uzağa hoşlanmak yetersiz gelmeye başlamıştı. Bu gösterişten uzak, detaylarda boğulmayan, etrafını saran kocaman ağaçlar, orta boyu hayli geçmiş çalılar nedeniyle yakından kolayca incelenemeyen ev “neydi”, kimindi?
Uyuyan Güzel’in şatosu gibi içeri girmek zor, uyuyan ise evin kendisi.
KADRİ ERKMAN’IN EVİ
Şu an Gaziosmanpaşa (G.O.P) diye de bilinen bu semt, 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin seçim zaferinin ardından 14 Mayıs adını almış ve partinin milletvekilleri için yapılan konutların merkezi olmuş. Önceleri Kavaklıdere şarapları için üretilen üzümlerin yetiştiği bağların ve aradaki tek tük bağ evlerinin olduğu az yerleşimli alanın ruhu biraz da olsa belirlenmiş, eli yüzü düzgün, müstakil ve bahçeli sıra yapılar artmaya başlamış. İşte bu pembe ev mebus evi olmasa da 1958 yılında mimar Kadri Erkman’ın, henüz 30 yaşındayken, kendisi ve ailesi için tasarladığı mahallemizin en yaşlı eviymiş.
KADRİ ERKMAN’IN İZİNDEN…
Çok merak ettiğim evi mahallenin bakkalına, apartman görevlimize sordum; üzerine yazılmış tez ve çalışmaları okudum. Evin Ankara’nın modern sivil mimarisinde adı sıklıkla geçen Kadri Erkman’a ait olduğunu ve 2015 yılındaki ölümünün ardından yeğenleri arasındaki miras anlaşmazlığından ötürü atıl kaldığını öğrendim. Okuduklarımdan aklımda kaldığı kadarıyla Erkman’ın Kavaklıdere ve Kızılay’daki diğer yapılarını bir tanıdığı çıkarmaya çalışır gibi buldum, kendi evine benzer hatlar aradım. Hatta geriye dönük bir farkındalıkla memleketim İzmir’de Karşıyaka İskele’deki buluşma noktası büyük İş Bankası binasının da Erkman’a ait olduğunu da şaşkınlıkla fark ettim.
İNSANLAR GİRDİKÇE EV ‘BOZULDU’
2023 yılında evin uzun süredir boş durduğunu fark eden insanlar balkon kapısı kırarak eve girip çıkmaya başladılar. O zamanlarda biraz ürkerek biraz da “ben-doğru-bir-şey-mi-yapıyorum?” hissiyle ben de iki yıldır merakla izlediğim eve girdim.
İçerisi, şimdiki haline kıyasla biraz daha ‘uyur’ haldeydi. İçeri giren sokak hayvanları eşyaların bir kısmına zarar vermiş, radyatörlerden armatürlere kadar tüm metal aksamlar sökülüp götürülmüştü. Aradan geçen zamanda insan trafiği arttıkça ev hızla çöküşe geçti. Evin bu yeni halinin kabul görmesinin ardından bahçesi çöplüğe dönüşmeye başladı. Eski kıyafetlerden, mutfak çöplerine kadar her şeyi bahçeye atan insanlar nedeniyle, bahçenin yeni doğal örtüsü çöp yığını oldu.
Çankaya Belediyesi’ne bahçenin temizlenmesi için komşular, ben yazdık; “Özel mülk olduğundan giremeyiz” cevabını aldık. Dökülmüş pembe boyaları, kırık cam gölgelikleri ve harabeye dönmesine ramak kalmış haliyle Kadri Erkman Evi, sokak sakinleri için artık sıradan bir manzara.
EN ÇOK BEN SEVİYORMUŞUM GİBİ…
Uzaktan hayranlıkla baktığım bu ev ‘hayattayken’, Ankara’da bile yaşamıyordum; sahiplerini hiçbir zaman tanıyamayacağım, mimar da olmadığım için mesleki profesyonellik çerçevesine oturtamayacağım bu pembe evi. Buna rağmen onu, bu haliyle bile sokağımızın en güzel ve en şanssız binası olarak sebepsizce çok benimsedim, bir şeyler yapmak istedim onun için. Yanından yeknesak umursamazlıkla geçmeme izin vermediği için belki de; onu o mahallede en çok benim sevdiğime dair çocukça bir fikre kapıldım.
SORULAR SORULAR…
Bu yazı için ikinci kez içeri girdiğimde çok daha kötü halde buldum evi; artık sahipsiz kalmış bir ev ıssızlığından sıyrılmış, çok fazla giren çıkandan ötürü hali üzücü bir hale gelmişti.
Oraya buraya saçılmış parçaları birleştirerek çokça soru sordum:
Acaba bu evde Kadri Bey ve eşi nasıl yaşıyordu? Yeşil camlı giriş kapısından kaç kere çantasını yere bırakarak içeri girdi? Hiç o pembe ışıkla aydınlanan pembe balkonunda oturup, benim gibi gün batımının göz alıcı renklerini izlediler mi? Kışın o evde üşüdüler mi? Kadri Bey evin ikinci katını daha sonra inşa ederken dik açılı çatıyı yapma kararını, o zamanki Ankara’nın feci karlı havası yüzünden mi verdi? Eames sandalyesinde otururken, ölünce bu eve ne olacak hiç diye geçti mi aklından Kadri Bey’in? İnsan kendi kıvrımlı hayat yolunda ilerlerken içinde yaşadığı ev sadece bir arka plan veya sığınak olarak mı kalıyordu? Ya da denklemden insanlar çıkınca, içlerine girdikleri binalara ne oluyordu?
BİR ROMANTİK DİLEKÇE…
Dışardan bakınca benim gerçekliğimdeki nesne olan bu ev, Erkman’ların hikayesindeki öznelerin 1958’den başını soktuğu bir çatı olmuştu. 2015’ten beri ise öznelerini kaybetmiş bir cümle gibi sessiz sakin yok oluşa boyun eğmiş, içeri girip çıkan tüm canlıların zarar vererek kendilerine ait bir şeyleri bıraktıkları bir kaos alanına dönüştü.
Evin 2014’de çekilmiş Google Maps fotoğrafında Kadri Bey’in garajında park edilmiş arabası görünüyor. Kendine benzeyen son fotoğrafı, ölmeden önceki en güzel hali gibi. Sanki bir cenazesi yapılsa herkesin yakasına takacağı cinsten güzel güldüğü fotoğrafı. Bu yüzden bu yazı henüz yok olmamış bir evin cazibesine duyduğum ilginin itirafı; diğer yandan da yok olmasın diye yazılmış romantik bir dilekçe. İçten dışa yok olmaya itilen bir çatılı dört duvarı kurtarmak için şişeye konan ve kendine ortak arayan bir umutlu bir mektup.
















































Henüz yorum yapılmamış.