Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da meraklılarının binaları bilgi alarak daha yakından tanımasına, hatta -büyük bir nimet olarak- içlerine girmelerine olanak sağlayan bir festival gerçekleşti: Open House İstanbul. Benim destekçim Jotun ne mutlu ki onların da destekçisiydi.
Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık Bölümü 4. sınıf öğrencisi (yüzde 100 de burslu imiş:), Fatma Sıla Turan da festivalin gönüllü anlatıcılarından biriydi. Sıla, bana bir mesaj yazarak -bir metinde söz verdiğim üzere- Çam Palas’la ilgili bir metin yazıp yazmadığımı sordu; kendisi çalışmıştı ama bende de ek bilgi varsa ne güzel olurdu.
Yazışmamız sonrasında ben kendisini borçlu çıkardım. Hem kendisinden kanlı canlı Çam Palas’ı dinledim, gezdim; hem de konuk yazarım olmasını istedim.
Sağolsun bizlere yazdı.
Buyrun Çam Palas; Fatma Sıla Turan anlatıyor:
ADINI ‘O AĞAÇ’TAN ALIYOR
Gümüşsuyu, Hacı İzzet Paşa Sokak’taki eğimli topografyaya yerleşen yapı, cephedeki sade ama dengeli kurgu ve araziyle kurduğu ilişki sayesinde çevresindeki daha geç dönem yapılardan ayrılıyor. Özellikle Karaköy’den Beşiktaş’a doğru ilerlerken ya da Boğaz’dan Dolmabahçe’ye bakarken, yapıya adını veren o büyük çam ağacıyla birlikte Çam Palas’ı fark etmemek neredeyse imkânsız.
GÜMÜŞSUYU’NUN DEĞİŞEN YÜZÜ
19. yüzyılda sosyal hayatın merkezi haline gelen Pera ile finans ve ticaretin yoğunlaştığı Galata, yavaş yavaş ‘yeni İstanbul’u oluşturmaya başlıyor. 1875’te Tünel’in açılmasıyla birlikte iki bölge arasındaki ilişki daha da güçlenirken, 1877’de sarayın yönetim merkezinin Yıldız’a taşınmasıyla birlikte bölge daha sivil bir yaşama açılıyor. Böylece Dolmabahçe ve Gümüşsuyu yamaçları da giderek değer kazanmaya başlıyor.
Bölgedeki dönüşümün önemli parçalarından biri olan Ayaspaşa Mezarlığı ise Abdülmecid döneminden itibaren küçülmeye ve taşınmaya başlıyor.
ÇAM PALAS’IN İÇİNE DOĞDUĞU DÖNEM
20. yüzyılda ise 1912’de Şehremini Cemil Topuzlu tarafından mezarlığın önemli bir kısmı iskana açılıyor. Ve artık bölge tamamen değişmeye başlıyor. 1900 tarihli Gümüşsuyu Palas ve 1902’de inşa edilen Arif Paşa Apartmanı, bölgenin değişen dokusunun erken örneklerinden. Çam Palas’ın ise kesin inşa tarihini ve mimarını maalesef bilmiyoruz. Ancak 1920 tarihli fotoğraflarda yapıya rastlanmazken, 1925’e ait görüntülerde belirgin biçimde görülmesi, yapının 1920’lerin ilk yarısında tamamlandığını düşündürüyor.
Ayrıca Çam Palas’ı, Eski Emin Bey ve Ekselsiyor gibi komşu apartmanlarla birlikte Jacques Pervititch’in Ağustos 1926 tarihli 29. kadastral paftasında da görüyoruz. Paftada Cili Apartmanı adına da rastlıyoruz.
Ancak yapının henüz inşa edilmemiş olması, bu parselde daha önce aynı aileye ait başka bir mülk ya da yapının bulunmuş olabileceğini düşündürüyor.
Tam da bu dönemde, Osmanlı’nın son yıllarıyla Cumhuriyet’in ilk dönemleri arasında değişen yaşam kültürü, konut anlayışını da dönüştürmeye başlıyor. Geniş aile yaşantısına göre şekillenen ahşap konakların yerini; daha modern, apartman tipi yaşam biçimleri almaya başlarken, betonarmenin yaygınlaşması da bu dönüşümü hızlandırıyor. Özellikle saray çevresiyle ilişkili bürokratlar, gayrimüslim aileler, tüccarlar ve dönemin entelektüel kesimi için Gümüşsuyu, hem merkezi konumu hem de Boğaz’a açılan manzarasıyla yeni bir yaşam alanına dönüşüyor.
BETONARME APARTMANLARIN DOĞUŞU
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında İstanbul’da peş peşe yaşanan büyük yangınlar, ahşap yapı geleneğinin sorgulanmasına neden oluyor. Halk arasında “patlıcan yangınları” olarak anılan bu felaketlerin ardından, Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan betonarme sistem İstanbul’da da yavaş yavaş görünür hale geliyor ve özellikle Beyoğlu-Gümüşsuyu gibi modernleşmenin daha görünür olduğu bölgede etkisini hissettiriyor.
Betonarme yalnızca yeni bir yapı sistemi değil, aynı zamanda yeni bir yaşam biçiminin de taşıyıcısı haline geliyor. Daha yüksek katlı yapıların inşa edilebilmesi, geniş açıklıkların geçilebilmesi ve planların daha esnek çözülebilmesi; İstanbul’da konut anlayışını kökten değiştirmeye başlıyor. Ayrıca önceki dönem yapılarında taş, mermer ve ahşap işçiliği ile oluşturulan yoğun cephe dili; silmeler, motifler ve bezemelerle şekillenirken, betonarme apartmanlarla birlikte daha sade bir mimari ifade öne çıkıyor. Cephelerdeki ornamental yaklaşım giderek azalırken, yapılar oranları, çıkmaları ve kütlesel dengeleriyle karakter kazanmaya başlıyor.
BİR GEÇİŞ DÖNEMİ APARTMANI
Çam Palas da tam anlamıyla bu kırılma anının yapılarından biri.
Balkonu betonarme, ilk karma strüktür yapılardan biri. 6 kat ve her katta 1 daire olarak kurgulanmış.
Simetrik bir kurguya sahip olan yapıda, bahçe katı dışındaki tüm dairelerin cephe boyunca uzanan balkonlar var. Bu balkonlar yalnızca cepheyi hareketlendiren mimari elemanlar değil, aynı zamanda dönemin gündelik yaşam alışkanlıklarını dış mekâna taşıyan önemli kullanım alanları. Çam Palas gibi dönemin prestij apartmanları da gösterişini çoğu zaman yoğun süslemelerden değil, Boğaz’a yönelen cephe kurgusu ve manzarayla kurduğu güçlü ilişkiden alıyor.
ASANSÖRÜN BİZE SÖYLEDİKLERİ
Yapının içinde bugün hâlâ kullanılan, 1860 yılında Milano’da kurulmuş Stigler markasına ait asansör de Çam Palas’ın dönemi için ne kadar modern bir apartman olduğunu gösteren detaylardan biri. Bugün Beyoğlu ve Nişantaşı’ndaki birçok tarihi apartmanda da aynı markanın asansörlerine rastlamak mümkün. Asansörde kat isimlerinin Fransızca yazılması da yapının dönemin entelektüel ve üst gelir grubuna hitap eden yaşam kültürüyle ilişkisini hissettiriyor.
HİZMETLİLER ÇATI KATINDA
Çam Palas’ın en etkileyici parçalarından biri ise şüphesiz Boğaz’a doğru farklı kotlarda ilerleyen bahçesi. Dairelerin ortak kullanımında olan ve yapıya adını veren çam ağacının bulunduğu bahçe, eşsiz bir panoramik Boğaz manzarasına açılıyor. Bu bahçeden aşağı indikçe karşımıza çıkan küçük oturma alanları, elma ağaçları ve Boğaz’a doğru açılan teras benzeri boşluklar, yapının Gümüşsuyu yamaçlarıyla kurduğu ilişkiyi daha güçlü hissettiriyor.
Çam Palas apartmanlaşmayla birlikte çekirdek aile yaşamının ve mahremiyet anlayışının güçlenmeye başladığı yeni bir konut kültürünü yansıtıyor. Her katta yalnızca tek dairenin yer alması da bunun bir örneği.
Buna rağmen her daire için çatı katında ayrı bir personel odasının bulunması, dönemin üst gelir grubuna ait yaşam kültürünün hala devam ettiğini gösteriyor. Hizmetli odalarının ana yaşam alanlarından ayrılarak çatı katında konumlandırılması ise, dönemin Avrupa apartmanlarında da karşılaşılan bir yerleşim anlayışını düşündürüyor. Özellikle Haussmann dönemi Paris apartmanları ve Milano’daki benzer örneklerde görülen bu düzenin, alafranga yaşam kültürünün etkisiyle uygulanmış olabileceği tahmin ediliyor.
Yapının servis düzeni de bu dönüşümün önemli parçalarından biri olarak okunabiliyor. Uzun yıllar boyunca yangın riski nedeniyle konutun dışında çözülen mutfaklar, betonarmenin daha dayanıklı bir yapı sistemi sunmasıyla birlikte yavaş yavaş evin içine alınmaya başlanıyor. Çam Palas’taki plan kurgusu da servis mekanlarının artık konut yaşamıyla daha bütünleşik hale gelmeye başladığını düşündürüyor. Ancak mevcut plan düzeni ve zaman içinde değişmiş olabilecek kullanım biçimleri nedeniyle, bazı mekanların ilk işlevlerini kesin olarak belirlemek zorlaşıyor.
ÇALIŞLAR VE SÜREN AİLELERİ
Yapının ilk sahiplerini maalesef bilmiyoruz. Open House Festivali’nde gezdiğimiz daire bugün İzzeddin Çalışlar’ın ev ofisi. Akarlılar Ailesi daireyi yaklaşık 25 sene önce Fuat Süren’den satın almış. Zamanla diğer daireler de el değiştirmiş. Apartmandaki diğer dairelerde de çoğunlukla kiracılar yaşıyor.
Araştırmalarım sırasında yapının bir dönem İtalyan Levanten D’Andria ailesine ait olduğuna dair bir bilgiye rastladım ancak bu konu kesin bir teyit gerektiriyor. Fuat Süren’in annesi İkbal Süren’in önceki adıyla Irene D’Andria’nın ailesinin, Assicurazione Generali’ni (İstanbul Umum Sigorta) kurmak ve yönetmek için İstanbul’a geldiğini biliyoruz. Aileler arasındaki akrabalık ilişkilerine baktığımızda, bu ihtimal oldukça güçlü görünüyor.
DAİRENİN İÇİNDEKİ İZLER VE RESTORASYON SÜRECİ
Dairenin Akarlılar ailesi tarafından satın alınmasının ardından 2002 yılında Erginoğlu & Çalışlar Mimarlık daire ölçeğinde bir restorasyon gerçekleştiriyor. Restorasyon sırasında dairenin plan yerleşimi büyük ölçüde korunuyor. Yapılan en büyük değişiklik ise, 1963 yılına kadar kömürle ısınan yapıdaki kömürlüğe geçişin tuvalete dönüştürülmesi oluyor. Mutfak ve tuvalet zeminleri hariç tüm döşemeler, kapılar, birçok özgün detay korunuyor ve günümüze ulaştırılıyor. Özgün balıksırtı parkeler ve dönemin apartmanlarında sıkça karşılaşılan karosiman döşemeler de bu korunmuş detaylar arasında yer alıyor.
MAHREMİYETİ KORUMAK
Dairenin, simetrik bir plan yerleşimi yok. Dairenin önemli mahalleri Boğaz cephesinde bulunan balkonun arkasına yerleşmiş. Kapı doğrudan dairenin merkezine açılmıyor. İçeri girdiğimizde ilk anda salona giriyormuş hissine kapılsak da zemin ve tavandaki izler sayesinde aslında antreye adım attığımızı okuyabiliyoruz. Fotoğraflarda görebileceğiniz gibi, parke izleri sayesinde antre ile salon arasında, muhtemelen camlı, vestiyer işlevi de bulunan ahşap bir bölücü olduğunu tahmin edebiliyoruz. Antreden daireye baktığımızda karşımızda bir salon ve dairenin sağı ve soluna açılan iki kapı görüyoruz. Bu detaylarla dairenin mahremiyetinin dış kapıdan sonra da antre aracılığıyla korunmaya devam ettiğini anlayabiliyoruz. Ayrıca salonun doğrudan Boğaz cephesindeki balkona açılması da yaşam alanının manzarayla kurduğu ilişkiyi güçlendiriyor.
VE DİĞER ALANLAR
Antrenin solundaki kapı bizi küçük bir ara mekâna çıkarıyor. Bu alanın üç tarafında, soldan başlayarak eski kömürlükten dönüştürülen tuvalet, mutfak ve bugün çalışma odası olarak kullanılan, Boğaz cephesinde konumlanan bir oda yer alıyor. Ancak bu odanın hem mutfakla hem de salonla kurduğu ilişki, buranın geçmişte büyük ihtimalle yemek odası olarak kullanıldığını düşündürüyor. Mutfakta da muhtemelen daha önce servis girişi olarak kullanıldığını tahmin ettiğim ancak şu anda işlevini kaybetmiş bahçeye açılan bir kapı var.
Antreden diğer yöne açılan kapı ise bizi daha özel yaşam alanlarına bağlayan ince ve uzun bir geçiş holüne çıkarıyor. Holün hemen solunda Boğaz cephesine yerleşen yatak odası bulunurken, devamında giyinme odası, yüklük benzeri bir depolama alanı ve banyoya ulaşılıyor. Bugün bu koridorda İzzeddin Bey’in kütüphanesinin bir kısmı ile kişisel sanat koleksiyonu yer alıyor.
BİNA BUGÜN NE DURUMDA
Bugün Çam Palas’ın cephesinde zamanın etkilerini açıkça görmek mümkün. Cepheden kopan parçalar nedeniyle yapı çevresine koruyucu bir iskele kurulmuş durumda. Cephe onarımı ve yapının güçlendirilmesi için Anıtlar Kurulu onayı çıkmış olsa da farklı sebeplerle süreç başlamamış. Cephede gördüğümüz bazı balkon kapamaları da yapının koruma kapsamına alınmasından önce gerçekleştirilmiş. Yapı, tüm mimari ve tarihsel değerine rağmen uzun süredir belirsiz bir bekleyiş içinde.
Ben Çam Palas’ı anlatmayı, gezdirmeyi ve yazmayı çok sevdim. Gümüşsuyu’nun değişen hafızasını bugün hâlâ sessizce taşımaya devam eden Çam Palas’ın, uzun yıllar daha yaşamaya devam etmesini umuyorum.
Bu süreç boyunca destekleri ve katkıları için İzzeddin ve Hasan Çalışlar’a, Çam Palas’ı daha çok insana anlatma imkânı veren Nilay Hanım’a ve beni bu yapıyla tanıştıran Open House İstanbul’a çok teşekkür ederim.



































































Henüz yorum yapılmamış.