Pınar Özgün bana Emeç Apartmanı’nı (Emeç Yalısı ve Yalı Apartmanı’nı da) o kadar güzel anlattı ki, “Konuk yazarım olun” dedim. Pınar Hanım bir eski İstanbul, Suadiye nostaljisi de yaşatarak anlatıyor:
“Suadiye’de, Emeç Apartmanı’nda oturuyorum. Burası, gazeteci ve siyasetçi Selim Ragıp Emeç’in villasının yerine yapılan apartmanlardan biri.
Çetin Emeç’in yaşadığı ve ne yazık ki 1990 yılında apartmanın önünde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybettiği bina da Yalı Apartmanı.
Komşularımızdan Dr. Celal Belen bir sohbet sırasında, olay günü tam o sırada evden çıkmak üzere olduğunu ve ilk ulaşanlardan biri olarak tıbbi müdahaleyi yaptığını anlatmıştı. O günü yaşamış olan tüm komşular hâlâ büyük bir acıyla hatırlıyorlar.
Dayım Temuçin Kocatürk ve annem de Emeç ailesiyle çocukluklarından beri arkadaştılar.
2000’li yıllarda Emeç ailesi tarafından kiraya verilen daireyi dayım satın almış. İkisini de maalesef kaybettik.
Dayım, kendi oturduğu bina dönüşüme girdiği için hayatının son 8-9 yılını yengemle birlikte bu dairede geçirdi. Onun vefatından sonra da ben oğullarımla birlikte 2023 yılında buraya taşındım.
MEHVEŞ EMEÇ’İN PİYANO SESİ EŞLİĞİNDE
Ailemizin Suadiye ile bağı çok daha eski. Anneannemle dedem bir sokak arkada otururlardı; annemle dayım da bu mahallede büyümüşler, ben de yaz tatillerimi bu aile evinde geçirirdim.
Apartmanın bulunduğu sokak, Bağdat Caddesi’nden sahile inen sokaklardan biri.
Suadiye’de denize girildiği yıllarda hemen hemen herkes sahile inerken bu sokaktan geçerdi. Ben de çocukken denize giderken Yalı ve Emeç apartmanlarının önünden geçerdim.
O yıllardan aklımda kalan en özel anılardan biri Mehveş Emeç’in piyanosunun sesidir. Apartmanın önünden geçerken bazen onun piyano çalıştığını duyardım. Anneannem de piyanistti ve yaz tatillerinde benim de her gün piyano çalışmam için mutlaka bir program yapardı. Tabii bana denize gitmek çok daha cazip gelirdi. Emeçlerin evinin önünden geçerken duyduğum piyano sesi, bana sanki anneannemin uzaktan yaptığı bir hatırlatma gibi gelirdi.
Bugün de trafik yönü nedeniyle Suadiye’de sahile inen ana güzergâhlardan biri olduğu için, bölgede yaşayan veya yolu buradan geçen pek çok kişi bu sokağı bilir.
SELİM RAFIP EMEÇ YALISI
Emeç Apartmanı’nın bulunduğu arazinin geçmişi de çok eski. Burada daha önce Son Posta gazetesinin sahibi ve eski Demokrat Parti milletvekili Selim Ragıp Emeç’in yalısı varmış. Yalı, 1941 yılında, Florya’daki Atatürk Deniz Köşkü’nün de mimarı olan Seyfi Arkan tarafından tasarlanmış.
Selim Ragıp Emeç’in en küçük kızı Leyla Emeç Tavşanoğlu’nun, ailesini ve bu yalıdaki yılları anlattığı bir kitap da var. Esra Tüzün tarafından kaleme alınan ve 2016 yılında yayımlanan “Manşet Yalısının Kızı: Babıali’den Medyaya Emeç Ailesinin Asırlık Hikâyesi” aile tarihini anlatıyor.
1970’lerde yalı ve arkasındaki arazi dönüşüme girerek iki blok yapılmış. Deniz tarafında Yalı Apartmanı, arkasında ise Emeç Apartmanı bulunuyor.
SUADİYE YAZLIK İKEN…
Apartmanın yapıldığı yıllar, Suadiye’nin hâlâ güçlü biçimde yazlık bir mahalle karakteri taşıdığı dönemlerdi. İstanbul’da bazı ailelerin kış aylarını Nişantaşı tarafında, yaz aylarını ise Suadiye’de geçirdiği yıllar.
Sokağın hemen ucunda Suadiye İskelesi vardı. Annemle dayım, 1960’ların sonlarına kadar Maltepe’den Eminönü’ne kıyı kıyı uğrayarak giden vapurların buraya yanaştığını anlatırlardı. Apartmanın yapıldığı yıllarda vapur seferleri çoktan kalkmış, iskele 1971 yılından itibaren Suadiye Yat Kulübü olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Dayım da kulübün kurucularından olduğu için çocukluğumda yazların büyük bölümünü orada geçirirdik. Daha sonra iskele şiddetli bir lodosta yıkıldı ama kulüp, iskelede olmasa da Suadiye Yelken Kulübü olarak hâlâ hayatına devam ediyor.
ESKİ ÇİMLER BİLE BAŞKAYDI
Bugünkü Yalı Apartmanı’nın önünden itibaren denize girilirdi. Hemen yanında o dönem çok popüler bir mekân olan Kulüp Reşat, biraz ilerisinde de bugünkü Suadiye Oteli’nin bulunduğu yerde dönemin gözde yerlerinden Suadiye Plajı vardı. İsmi ‘plaj’ olduğu için yanıltmasın; gündüzleri plaj olarak kullanılsa da geceleri konser, dans partisi gibi organizasyonlara ev sahipliği yapan, ünlülerin de sık sık geldiği bir yerdi.
Hafızamdaki Suadiye’de gündelik hayatın renkleri, sesleri, tatları ve kokuları hepsi var. Bahçe katlarında ve balkonlarda o dönemin yazlık evlerinde sık kullanılan demir masa ve sandalyeler olurdu. Bizim apartmanın en alt katındaki komşumuz hâlâ bunlardan kullanıyor.
Binanın gömük balkonları da yaz boyunca evlerin adeta ikinci salonu gibi kullanılırdı. Bahçelerde yasemin, hanımeli ve mor salkımlar vardı. Özellikle baharda açtıklarında kokuları bütün sokağı kaplardı. Bahçenin zemininde de eski Suadiye evlerinde sık görülen, “Osmanlı çimi” denilen, tek tek dikilen ve fazla biçilmeye ihtiyaç duymayan çimler bulunurdu.
Yeni dünya ağaçları ve çiçekleri açtığında bütün çevreyi kokutan manolyalar da çok yaygındı.
Bugün bahçedeki bitkilerin çoğu ne yazık ki çok bakımsız. Eskiden çok canlı olan bahçenin biraz küstüğünü düşünüyorum.
YOĞURTÇUUUU…
O dönemi anlatmak için çocukluğumdan kalan başka küçük ayrıntılar da var. Paketli ve bugünkü anlamıyla homojenize yoğurdun henüz hayatımıza girmediği zamanlardı. Yoğurtçu, omzundaki iplere asılı tepsiyle sokaklarda “yoğurtçuuu” diye bağırarak gezerdi. Sesini duyduğumuzda mutfaktan geniş bir tabak ya da tencere alıp kapıya koşardık. Yoğurtçunun spatulaya benzeyen bir aletle yoğurdu büyük kalıptan enine doğru keserek bizim kaba aktarmasını seyretmek bile bir çocuk için başlı başına bir şeydi.
Çay saatleri için galetacıdan galetalar ve kurabiyeler alınırdı.
BOSTANLAR DÖNEMİ
Belki inanmayacaksınız ama Bostancı’nın arka taraflarında hâlâ bostanlar vardı. Anneannemle oradaki çiftçilerden sebze aldığımızı hatırlıyorum. Öğleden sonraları, cırcır böcekleri ve kargaların sesleri arasında, beyaz tahta üç tekerlekli arabası ve beyaz önlüğüyle sokaklarda dolaşan dondurmacının sesi beklenirdi. Sokakta gezen dondurmacının genellikle kaymaklı, limonlu ve vişneli dondurması olurdu.
Plaja inen yolda ise kendi kornetini yapan başka bir dondurmacı vardı. Kornetinin kokusunu uzaktan alırdık. Onun daha fazla çeşidi olurdu; özellikle karamelli dondurmasının tadı hâlâ damağımdadır. Plaj dönüşü oradan dondurma almak bir ritüeldi.
Plajdan yukarı çıkmak için kullanılan faytonların beklediği bir alan da vardı. Faytonları çeken süslü atları, arkadaki koltuğa oturunca yaylardan çıkan gıcırdama sesini hatırlıyorum.
Bağdat Caddesi 1980’lerin sonlarına kadar trafik gidiş-geliş olarak kullanılırdı. Caddede yürümenin alternatifi de, bir durak bile gidecek olsak, dönemin büyük Amerikan arabalarından bozma dolmuşlara binmekti.
Şehir dışından sabah erken saatlerde Suadiye’ye geldiğimizde ise boş sokaklarda neredeyse yalnızca kargaların sesi duyulurdu.
HÜSEYİN KOTEYOĞLU YAPMIŞ
Yalı Apartmanı’nda bugün hâlâ Emeç ailesinden yaşayanlar var. Her iki apartmanı da dönemin iyi müteahhitlerinden Hüseyin Kotevoğlu yapmış.
Dönemin koşullarına göre seçilmiş malzemeler kullanarak oldukça özenli bir inşaat yaptığı anlaşılıyor. Dönüşüm sürecinde, binada kullanılan demir miktarının bile yapıldığı dönemin standartlarına göre yeterlinin üzerinde olduğunu öğrendik. Bizim daire 3 oda 1 salon. Eski apartmanlarda sık rastlanan biçimde mutfağı oldukça küçük; buna karşılık odaları geniş ve kullanışlı.
PEKİ EV NASIL?
Özellikle ön cephedeki salon oldukça geniş ve boydan boya camlarla ön tarafa açılıyor. Gün ışığını bol alıyor ve evin en ferah bölümü. Bugün yapılan birçok daireye göre yaşam alanlarının çok daha geniş tutulduğu bir planı var. Mutfak ise dönemin alışkanlıklarına uygun olarak küçük ve ayrı bir bölüm.
Salon ile odaları ayıran iki koridor, bugünün inşaat anlayışında belki metrekare kaybı olarak görülebilir ama şaşırtıcı biçimde iyi bir ses izolasyonu sağlıyor. Salondan yatak odalarına ses çok az gidiyor. Salon, banyo ve tuvalet kapılarının bir kısmında da döneme özgü buzlu camlar kullanılmış.
Salondaki zemin hâlâ orijinal parke. Giriş ve ıslak zeminler mermer. Odaların orijinalinde, o dönemde çok moda olan marley varmış; daha sonra halı kaplanmış. Biz taşındığımızda odalara laminat yaptırdık. Girişte ve gömük balkonda da yine dönemin modasına uygun ahşap lambri bulunuyor.
Geniş gömük balkon, oturmak ve yemek yemek için çok kullanışlı. Benim dairemin deniz görüşü nispeten sınırlı olsa da köşe daireler tam deniz manzaralı. Fakat maalesef İstanbul’da çok sık rastlanan “balkonu içeri alma” alışkanlığından bizim bina da nasibini almış; bugün yalnızca iki-üç daire balkonu hâlâ balkon olarak kullanıyor. Arka taraftaki dar ve uzun balkon da neredeyse bütün daireler tarafından kapatılarak depolama alanına dönüştürülmüş.
Binanın yan cephesinde büyük ve çok güzel, gemi şeklinde bir mozaik var. Bu tür büyük mozaikler o yıllarda bölgede yapılan bazı apartmanların karakteristik süsleme unsurlarındanmış. Bizim binanın gemisi de apartmanın en ayırt edici özelliklerinden biri.
Binanın önünde ise Selim Ragıp Emeç’in yalısından kaldığı söylenen yaşlı çam ağaçları hâlâ yaşıyor.
BİNANIN, BAHÇENİN HAFIZASI
O çam ağaçlarında da senelerdir yaşayan kuşlar var: iki kumru ve bir beyaz güvercin. Kumrular her yıl benim balkonumdaki aynı saksıya yumurta bırakıyorlar. Belki biraz da bu yüzden o saksıyı hiç değiştirmiyorum. Bana, binanın ve bahçenin hafızasının yalnızca insanlarda değil, orayı yuva bilen canlılarda da sürdüğünü hatırlatıyorlar. Sanırım benim için bu binanın en ilginç tarafı şu: Çocukken denize giderken önünden geçtiğim, hatta inşaatı sırasında önüne yığılmış kumlarda oynadığım, içerisinden piyano sesleri duyduğum, ailemin çocukluk arkadaşlarının yaşadığı bir apartmanda yıllar sonra benim de yaşıyor olmam.
KAROT SÜRECİNE GİRDİ
Bu nedenle Emeç Apartmanı benim için sadece oturduğum bir bina değil. Kendi ailemin, Emeç ailesinin ve eski Suadiye’nin hikâyelerinin birbirine değdiği bir yer.
Ne yazık ki bina yakın zamanda karot sürecine girdi ve çok yakında yıkılacak. Deprem güvenliği ve yıllar içinde eskiyen altyapının sorunları açısından bakıldığında binayı yenilemek gerekli olabilir; ama bina ortadan kalktığında yalnızca duvarlar ve daireler değil, bütün bu hatıraların yaşadığı fiziksel mekân da yok olacak. Üstelik muhtemelen yapılacak yeni binada eski sakinlerin bir kısmı da artık yaşamayacak.
Belki de bu yüzden bu hikâyenin kayda geçmesini bu kadar önemsiyorum. Çünkü burada yalnızca kendi anılarımı anlatmıyorum; bir yapıyı, bir aileyi, bir mahalleyi ve artık büyük ölçüde kaybolmuş bir yaşam biçimini kendi tanıklığım üzerinden aktarmaya çalışıyorum.
Sizin bina hikâyelerini nasıl kayda aldığınızı çok sevdiğim için, Emeç Apartmanı da ortadan kalkmadan önce, bizim hafızalarımızda olduğu gibi bu sayfada da sizin güzel diliniz ve gözünüzle kayda geçsin çok isterim.
Sevgilerimle, Pınar Özgün
















































Henüz yorum yapılmamış.